Tapınak Şövalyeleri (ya da diğer adıyla Tapınakçılar), kökeni Ortaçağ'a dek uzanan, faaliyetleri ve yandaşları ise zamanla değişikliğe uğrayan gizli bir örgüttür. İlk kez I. Haçlı Seferi'nden sonra ortaya çıkmış, kısa sürede geniş bir siyasi nüfuza sahip olmuş ve Ortaçağ'ın en büyük maddi güçlerinden biri haline gelmişlerdir. Başlangıçta kendilerini sözde dindar gibi göstermişler ve bu yolla kazandıkları itibar ve imtiyazları kullanmışlar, zaman içinde de Hıristiyan halkın gözünde nefret ve korku uyandıran, din karşıtı, şeytani amaçlar güden karanlık bir örgüt haline gelmişlerdir. Tapınakçıların 1307 yılında başlayan mahkemelerine ait tutanaklar ve dönemin tarihi belgeleri örgütün karanlık çehresini şüphe götürmeyecek bir şekilde gözler önüne sermiştir.
Tapınak Şövalyeleri (ya da diğer adıyla Tapınakçılar), kökeni Ortaçağ'a dek uzanan, faaliyetleri ve yandaşları ise zamanla değişikliğe uğrayan gizli bir örgüttür. İlk kez I. Haçlı Seferi'nden sonra ortaya çıkmış, kısa sürede geniş bir siyasi nüfuza sahip olmuş ve Ortaçağ'ın en büyük maddi güçlerinden biri haline gelmişlerdir. Başlangıçta kendilerini sözde dindar gibi göstermişler ve bu yolla kazandıkları itibar ve imtiyazları kullanmışlar, zaman içinde de Hıristiyan halkın gözünde nefret ve korku uyandıran, din ahlakına karşı, şeytani amaçlar güden karanlık bir örgüt haline gelmişlerdir. Tapınakçıların 1307 yılında başlayan mahkemelerine ait tutanaklar ve dönemin tarihi belgeleri örgütün karanlık çehresini şüphe götürmeyecek bir şekilde gözler önüne sermiştir.
Bu belgelerden ve konunun uzmanı tarihçilerin araştırmalarından ortaya çıkan sonuçlar, Tapınakçı tarikatının, kurulduktan kısa bir süre sonra kuruluş amacından hızla uzaklaştığını, Hıristiyanlığı terk ederek sapkın ve batıl bir öğretinin peşinden gittiğini göstermektedir. Tapınakçılar bu karanlık öğretiye özgü tören ve ritüelleri gizlice uygularken, aynı zamanda da servet ve güç sahibi olmak için her türlü yöntemi sözde meşru saymışlardır. Dünyevi hırs ve menfaatler uğruna din ahlakından uzaklaşıp şeytanın emrine girenlerin durumunu Allah Kuran'da şöyle haber vermektedir:
1305 yılında Papa olan V. Clement, Fransa Kralı IV. Phillippe'in de desteğini alarak Tapınakçıların ortadan kaldırılma sürecini başlatmıştır.
Kendilerine güç (izzet) sağlasınlar diye, Allah'tan başka ilahlar edindiler.
Hayır; (o yalancı ilahlar) onların tapınışlarını inkar edecekler ve onlara karşı çelişkiye düşecekler.
Görmedin mi, Biz gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar.
Onlara karşı acele davranma; Biz onlar için ancak saydıkça sayıyoruz. (Meryem Suresi, 81-84)
Tapınakçılar, törenlerinde masonik ritüellerin vazgeçilmez bir öğesi olan ve şeytanı temsil ettiği bilinen "Baphomet" adında hayali bir varlığa taparlar.
Tapınakçılar, özellikle ilk dönemlerde Papalık makamından elde ettikleri imtiyazlara güvenerek sistemlerini uzun bir süre rahatlıkla devam ettirmişlerdir. Ancak, Tapınakçıların gizli ritüellerinde yaşadıkları sapkınlıkların yavaş yavaş deşifre olması ve gerçek yüzlerinin ortaya çıkmaya başlamasıyla, Papalık bu konuda köklü tedbir almaya karar vermiştir. 1305 yılında Papa olan V. Clement, Fransa Kralı IV. Phillippe'nin de desteğini alarak Tapınakçıların ortadan kaldırılma sürecini başlatmıştır.
Fransa'da Tapınakçılar aleyhine açılan davaların mahkumiyetle sonuçlanması Tapınakçılar için hiç umulmadık bir hezimet olmuştur. Ne var ki bu olay, Tapınakçılara daha gizli, daha örgütlü olmayı öğretmiş, günümüze kadar gelen Tapınakçı-mason gizliliğinin temellerini hazırlamıştır. Kendilerini mahkum eden Kilise'nin temsil ettiği her türlü inanca ve değere karşı büyük bir nefret ve intikam duygusu da yine bu süreçte oluşmuştur. Din ahlakına karşı besledikleri nefret ve düşmanlık, nihai hedef ve mücadelelerinin de merkez noktasını oluşturmuştur: din ahlakına uygun olmayan bir dünya hakimiyeti...
Tapınakçılarda şeytan, ters yıldız ve keçi ile sembolize edilmiştir.
Bu sapkın mücadelelerinde hiçbir kural tanımayan Tapınakçılar, kitabın ilerleyen bölümlerinde detayları ile göreceğimiz gibi, adeta şeytanın yeryüzündeki temsilcileri görevini yürütmektedirler. Törenlerinde, masonik ritüellerin vazgeçilmez bir öğesi olan "Baphomet" adında bir şeytana tapan Tapınakçılar, alemlerin Rabbi olan Allah'ı inkar ederek şeytanı adeta ilah edinenlerin önde gelenleri olarak kabul edilebilir. Bu tür kişiler Kuran'da "şeytanın fırkası" olarak adlandırılırlar.
Ayetlerde şöyle bildirilmiştir:
Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.Hiç şüphesiz Allah'a ve Resûlü'ne karşı başkaldıranlar; işte onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır. (Mücadele Suresi, 19-20)
Tapınakçılar konusunu incelerken vurgulanması gereken en önemli noktalardan biri de, bu örgütün elinde tuttuğu maddi güçtür. Tarihin ilk bankerleri olarak anılan Tapınakçılar, diğer adıyla Tapınak Şövalyeleri, bu büyük maddi gücü nasıl elde etmişlerdir? Servetlerinin boyutu nedir? Sermayeyi ele geçirme yöntemleri nelerdir? Elde ettikleri karanlık servet günümüzde kimlerin elindedir ve ne amaçla kullanılmaktadır?
Bu kitapta, "Tapınak Şövalyeleri" adlı ilk kitabımızda detaylı olarak değindiğimiz örgütün tarihçesini ve örgütün günümüzdeki mirasçısı olan masonluk konusunu yeniden ele alarak, yukarıdaki soruların cevabını verecek ve Tapınakçıların kara parayla finanse ettikleri faaliyetleri deşifre edeceğiz.
HAÇLI-TAPINAKÇI ZİHNİYETİ
Tapınakçıların kim olduklarını, nasıl ortaya çıktıklarını ve gerçek amaçlarını anlamak için, Haçlı Seferleri'ne kadar uzanmak gerekir; çünkü Tapınakçı tarikatını kuranlar, Kutsal Toprakları kurtarma ve koruma bahanesiyle Filistin bölgesine gelip yerleşmiş Haçlı Şövalyeleri içinde yer alan bir gruptur.
Haçlı Seferleri'nin başladığı dönemde, Avrupa'da karanlık bir dönem yaşanıyordu. Bir yandan fakirlik, açlık ve cehalet, küçük krallıklar ve feodal beylikler arasındaki iktidar mücadeleleri, hiç bitmeyen savaşlar; diğer yandan kuzeyden gelen barbar akınları Avrupa'yı yaşanmaz bir yer haline getirmişti. Yeni yeni gelişmeye başlayan ticaret ve zanaatkarlık, Avrupa'nın ihtiyaçlarını ve güç arayışını karşılamaya yetmiyordu. Bu karmaşanın içinde, Katolik Kilisesi, halk arasında büyük bir etkiye sahip olan misyoner tarikatlar sayesinde Avrupa'nın en güçlü ve en etkili kurumu haline gelmişti.
Kilise mensupları, aldıkları yoğun eğitimle cahil halkın ve eğitimsiz asillerin çok üstünde bir bilgiye ve anlayışa erişmişlerdi. Ne var ki, dönemin en organize gücünün başına geçen bazı Papalar, bu imkanları kendi amaçları doğrultusunda en stratejik şekilde kullanmış, kimi zaman kuruluş gayelerinden uzaklaşarak dünyevi hakimiyete yönelmiş, hatta pek çok Avrupa kralına ve bir süre sonra da bütün Avrupa kralına ve asiline boyun eğdirmişlerdi.
Papa II. Urban
Bu gücün doruk noktasına ulaştığı bir dönemde Papa II. Urban'ın savaş çağrısı duyuldu: Müslümanların yüzyıllardır ellerinde tuttuğu Kutsal Topraklar geri alınacaktı... Papa'nın amacı, görünüşe bakılırsa, Hıristiyanlar açısından son derece soyluydu: Hıristiyanlığı Kutsal Topraklarda hakim kılmak! Ancak, Haçlı Seferi'ni başlatan Kilise'nin bu kararı hiçbir zaman bu amaçla sınırlı kalmadı.
Başta da belirttiğimiz gibi, Avrupa, özellikle de Kilise'nin hakim olduğu topraklar, büyük bir yokluk ve sefalet içindeydi. Doğu'dan gelen tüccarlar ise, Müslümanların sahip oldukları büyük zenginliklerden, adı duyulmamış yiyeceklerden, çok değerli kumaşlardan ve hazinelerden bahsediyorlardı. İşte Haçlı Seferleri'nin başlamasında en büyük etken Doğu'nun bu zenginliğiydi.
O dönemdeki Kilise, tarihin ilk sömürgeleştirme hareketini başlatırken, Doğu'daki bütün zenginlikleri, dolayısıyla politik gücü ele geçirmeyi, Avrupa'daki iktidar sahibi rakiplerine karşı nihai bir zafer kazanmayı planlıyordu. Bunu yaparken, Hıristiyanlığın temel unsurlarından olan barışçılığı, mütevaziliği, şiddet karşıtlığını bir tarafa bırakmış, 1000 yıllık geleneğini terk etmişti.
Haçlı Seferleri'ne katılanların seçiminde de Hıristiyan dinine aykırı uygulamalar öne çıkmış ve böylece vahşi, zalim ve cahil Haçlı askeri imajının temelleri atılmıştı. Kilise, Haçlı Seferi'ne katılımı artırmak uğruna, her türlü teşvik yöntemini kullanmış, aforoz edilmiş günahkarları ve mahkumları günahlarının affedileceği vaadiyle orduya almıştı. Cehalet, orduyu oluşturanların büyük bir kısmının ortak özelliğiydi. Bu insanlar, Müslümanlık hakkında cahil oldukları gibi, kendi dinleri hakkında da yeterli bir bilgiye sahip değillerdi. Savaşa katılmalarındaki sebep de sanılanın aksine, dini idealler değil, Doğu'nun ganimetlerinden kendilerine bir pay alabilmekti. Birbirleriyle savaş halindeki krallar ve soylular, mal varlıklarını artırmak hayallerine kapılıp kendi ordularıyla bir tür maceraya atılmışlardı. Birbirlerine rakip olan bu kesim, bir birlik halinde olmadıklarından çoğu zaman başlarına buyruk hareket ediyorlardı. Feodal beylerin yanında köle seviyesinde bulunan vasallar ise özgürlüklerini kazanmak için savaşa koşmuşlardı. Bu gruplar içinde, yalnızca Kilise'nin kutsal çağrısı doğrultusunda yola çıkanların sayısı küçük bir toplulukla sınırlıydı. Bir kaynakta bu durum şöyle ifade edilmektedir:
Haçlılar, daha ilk savaşlarında tarihin en büyük katliamlarından birini gerçekleştirdiler. Tahminen 40 bin kişinin öldürüldüğü bu katliamda dökülen kan, tarihi anlatımlarda 'diz boyu' şeklinde tasvir edilmiştir.
I. Haçlı Seferi'ne katılanlar, 1099 yılında Kudüs'ü ele geçirmeyi başarmış ve büyük bir katliam gerçekleştirmişlerdir.
Fransız şövalyeleri daha fazla toprak ummuş, İtalyan tacirleri Doğu Avrupa limanlarında ticareti büyütmeyi hayal etmiş, çok sayıdaki yoksul insan da sadece gündelik sıkıntı ve zorluklardan kaçabilmek için bu seferlere katılmıştı.1
Bir ordudan çok, düzensiz, disiplinsiz, kontrolsüz bir güruh izlenimi veren Haçlılar, kendilerinden bekleneni yaparak daha ilk savaşlarında tarihin en büyük katliamlarından birini gerçekleştirdiler: Kudüs'ü ele geçirdikten sonra, Müslüman ve Yahudilerden oluşan halkın tamamına yakınını katlettiler. Tahminen 40 bin kişinin öldürüldüğü bu katliamda dökülen kan, tarihi anlatımlarda 'diz boyu' şeklinde tasvir edilmiştir.
Kitabımızın konusu olan Tapınak Şövalyeleri tarikatını kuranlar aslında, diğer pek çok Haçlı topluluğu gibi, Kilise'nin skolastik eğitiminden geçmiş bilgili, kültürlü insanlar değillerdi. Bunlar daha çok, macera, ganimet, şan-şöhret, mevki gibi amaçlarla Haçlılara katılmış cahil, kaba saba, savaşçı askerlerdi. Nitekim, tarikatın kuruluşundan kısa bir süre sonra sergilemeye başladıkları davranışlar, bu kişilerin Hıristiyanlıktan uzak, karanlık amaçlar peşine düşmüş fakir Fransız soyluları olduklarını ortaya çıkarmıştı. Fakirlikleri oranında hırslı ve tamahkar olan bu askerler, bir dizi gelişmenin sonucunda, çok geçmeden dönemin en büyük ve en tehlikeli güçlerinden biri haline geleceklerdi.
TAPINAKÇILAR SAHNEDE
Başlarında, Tapınakçıların ilk büyük üstadı Hugues de Payens olmak üzere, dokuz Fransız şövalyesinin, Kral Baldwin'in huzuruna çıkmaları.
I. Haçlı Seferi'ne katılanlar, 1099 yılında Kudüs'ü ele geçirmeyi başarmış ve büyük bir katliam gerçekleştirmişlerdi. Savaşa katılan askerlerin çoğunluğu geri dönerken, başta Fransa'dan gelmiş bazı soylular ve askerler olmak üzere, bir grup Haçlı askeri de bölgede kalmayı kararlaştırmıştı. Bu kararın görünüşteki amacı, Kutsal Toprakların ve Hıristiyan hacıların güvenliğini sağlamak ve Hıristiyan dinini bu beldede yaymaktı. Bir avuç idealist askerin ve din adamının gerçekten bu amacı güttüğü düşünülebilirse de, genel tablo göz önüne alındığında bunun sadece bir bahane olduğu rahatlıkla anlaşılır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, I. Haçlı Seferi'yle birlikte, aslında Batı'nın sömürgeleştirme faaliyetleri başlamış ve yöredeki Arap halkıyla bazı Batılılar arasında sonuçları günümüze kadar uzanacak sorunlar yaşanmaya başlamıştı. Katliamlar için öne sürülen gerekçelerin hiçbir geçerliliği yoktu. Müslümanların yönetimindeki Kudüs'te, hac yolları bütünüyle açıktı ve farklı dinlere mensup insanlar bir barış ve hoşgörü ikliminde birarada yaşıyordu. Fakat bu manzara, Müslümanların, Yahudilerin ve yerli Hıristiyanların Haçlılar tarafından katledilmesine engel olamadı.
İlk Tapınakçı Büyük Üstad, Hugues de Payens ve 9 şövalyeyi gösteren minyatür 1099 yılında, Kudüs Krallığı kuruldu ve işgal Antakya-Urfa yönünde genişledi. Yaklaşık yirmi yıl sonra, başlarında Hugues de Payens olmak üzere, dokuz Fransız şövalyesi Kral Baldwin'in huzuruna çıkarak, sahil şeridinden Kudüs'e kadar uzanan bölgede hacıları korumaya gönüllü olduklarını ilettiler. Kral, bu teklifi memnuniyetle karşıladı. Böylece, Tapınakçıların hızlı yükselişi de başlamış oldu.
Dokuz şövalyenin kendilerine yakıştırdıkları "İsa'nın Yoksul Şövalyeleri" ünvanındaki yoksul sıfatı, paraya doymayan bu askerlerin amaçlarıyla ne denli çelişiyorsa, insanların gözlerini boyamada da o denli inandırıcı bir kılıf oluşturuyordu. Aldatmaca sadece isimle sınırlı değildi: Dünya hayatını ve maddi zevkleri terk etmiş rahip-asker görüntüsü çizmeyi de ihmal etmemişlerdi. Nitekim, ileriki bölümlerde ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, şövalyeler, kısa bir süre sonra, din ahlakına uygun olmayan hatta din düşmanı, maddiyatçı bir tarikata dönüşmekte gecikmeyeceklerdi.
Kudüs'ün Tapınakçılar tarafından işgal edilmesini gösteren yağlı boya resim.
Kral Baldwin, şövalyelere çeşitli imtiyazlar tanımakla kalmamış, bir zamanlar Süleyman Mabedi'nin yer aldığı (Mescid-i Aksa'yı da kapsayan) bölgeyi kendilerine tahsis etmişti. Baldwin'in de kuşkusuz kendine göre planları vardı: Bölgede Müslümanların etkisi arttıkça Krallık riske giriyordu; savaş tecrübesi olan şövalyelerin varlığı, onların belirli noktalarda koruma görevi üstlenmeleri Kralın lehineydi. Ancak, bölgedeki Tapınakçıların sayısı yok denecek kadar azdı. Bu yüzden, Kral Baldwin ve Tapınakçıların ilk büyük üstadı Hugues de Payens, bu sayıyı artıracak planları devreye soktular. Sonuçta, Kilise'nin desteğini kazanmak Tapınakçılara istedikleri imkanı sağladı.
Aziz Bernard o dönemde bütün Hıristiyan dünyasında saygı duyulan bir isimdi. 1127 yılında iki Tapınakçı, kraldan aldıkları mektupla birlikte Aziz Bernard'a* başvurdular. (*Aziz Bernard, o dönemde, Kilise içinde en etkili isimlerden biriydi ve yaşadığı dönemde, Hıristiyanlığın en önemli şahsiyeti olarak görülmekteydi. Aziz Bernard bütün Hıristiyan dünyasının önde gelen tarikatlarından olan Sistersiyan tarikatına bağlıdır; ayrıca Katolik Kilisesi içinde bu tarikata mensup olanlar önemli mevkilere sahiptirler. Fransa'dan Kudüs'e giden Tapınakçılar, Sistersiyan tarikatının Fransa'daki temsilcileri tarafından büyük destek gördükleri için Aziz Bernard, bütün kapıları açabilecek insan olarak belirlenmiştir.) Mektupta Baldwin, Tapınakçıları abartılı bir şekilde övüyor, Kutsal Toprakların bu fakir ama sözde inançlı askerler tarafından korunmasının önemini anlatıyor ve taleplerini belirtiyordu. Buna göre tarikat, Kilise ve daha önemlisi, doğrudan Papa tarafından tanınmalı, yardım ve destek esirgenmemeliydi. Beklenen destek kısa sürede geldi ve Hugues de Payens, Tapınakçı biraderleriyle beraber, Papa Honorius tarafından özel bir ilgi ve ayrıcalıkla kabul edildi.
Aziz Bernard Tapınak Şövalyelerine büyük imtiyazlar tanıdı.
1128'de Truva'da toplanan büyük konsül, toplantıya Tapınakçıları da davet etmişti. Bu yolculuk Tapınakçılara geniş imkanlar ve büyük miktarda maddi destek kazandırdı. Kral I. Henry'nin hediyesi olarak, altın ve gümüşten oluşan yüklü bir hazinenin yanı sıra, İngiltere, İskoçya, Fransa ve Flanders'daki bölge yöneticilerinden zırh, at gibi teçhizat ve önemli para yardımları aldılar. Payens, İngiltere'den ayrılmadan önce, tarikata hibe edilen bölgede bir şube açtı ve Tapınakçı biraderlerden birini başına geçirdi. Buradaki biraderin görevi, tarikata bırakılan yerlerin yönetimini ve toplanan gelirin Kudüs'e transferini yürütmek, ayrıca yeni üye toplamak, bunları yetiştirmek ve görev bölgelerine yollamaktı. Bunların dışında, Province bölgesinde, tarikata çeşitli gayrimenkuller verilerek vergi ayrıcalıkları sağlandı ve özel gelirler tahsis edildi. Böylece, tarikatın örmeye başladığı ağın ilk düğümleri atıldı.2
Ortaçağ Şövalye Tapınaklarından birkaçı: Morts a Sarlat, Perigort ve L'eglise Tapınağı
Anglo-Sakson tarih kayıtlarında, Hugues de Payens'in, kendisine verilen destek sayesinde, Papa II. Urban'ın I. Haçlı Seferi'nde topladığı adam sayısından daha fazlasını tarikata üye yaptığı anlatılmaktadır.3 Gerçekten de tarikata o kadar çok rağbet vardı ki, İngiltere'de kısa sürede geniş bir Tapınakçı kitlesi oluşmuş ve Kudüs'tekine benzer bir idare şekline geçilmişti. Prensler ve asiller başta olmak üzere, her kesimden insan tarikata yardımda bulunmak veya üye olmak için yarışa girmişti. Tapınakçılar, Kilise'nin ve kralların imkanlarını biraraya getirip, kendilerine çıkar sağlayan bu kampanyayı uzun süre devam ettirmiş, eşi ancak günümüzde görülebilecek reklam-propaganda yöntemleriyle her kesimden insanı etkilemeyi başarmışlardı. O kadar ki öldüklerinde, Tapınakçı kıyafetleriyle Tapınakçıların mezarlarına gömülmek isteyen insanlar bile vardı.
Aziz Bernard, Tapınakçıların Papa dışında hiç kimseye karşı sorumlu tutulmayacakları garantisini verirken aslında çok büyük bir tehlikeye zemin hazırladı.
Aslında burada söz konusu olan, Tapınakçıların Avrupalı asillere oynadığı bir oyundur: Yardım talebinde bulunurken gerekçe olarak Müslümanlarla yakında savaşacakları yalanını öne sürüyorlardı. Ancak Avrupa'da toplanan yardımlar bu sahte savaşın finansmanına değil, Tapınakçıların kasasına transfer oluyordu. Böylece şövalyeler, karanlık servetlerini oluşturma yolunda ilk büyük adımı atmışlardı.
1127'de iki Tapınakçı'nın Aziz Bernard'ı ziyareti aslında Tapınakçılar açısından bir nevi dönüm noktası idi. Ziyaretleri sırasında Tapınakçılar, Kilise yetkililerine tarikatın genel kurallarını anlatmış, ancak bunların büyük bir kısmı hoş karşılanmamıştı. Bu aşamada Bernard devreye girerek, tarikatın yeni bir düzenlemeyle Hıristiyanlığa uygun bir hale gelebileceğini savunmuştu. Akabinde, yeni tarikat nizamnamesini, bağlı bulunduğu Sistersiyan tarikatına göre hazırladı ve Tapınakçıların manevi eğitimlerini üstlendiğini bildirdi. Böylece tarikat, sadece Papa'ya karşı sorumlu tutulma ayrıcalığını kazanarak karşısına çıkabilecek bütün engelleri ortadan kaldırmış oldu. Papa'dan başka hiçbir otorite, Tapınakçılara hesap soramayacak, görev yükleyemeyecekti. Böylesi ayrıcalıkları sağlayan Aziz Bernard, Kilise'ye güç kazandıracağına inandığı uzun vadeli planını devreye sokarken, gerçekte çok büyük bir tehlikeye zemin hazırladığının farkında değildi.
KİLİSE'DEN TAPINAKÇILARA TAM DESTEK
İlk şövalye teşkilatı olan Hospitaller tarikatının amblemi.
Zaman içinde tahrif edilmiş olmakla birlikte Hıristiyanlık, içinde hak dinin unsurlarını taşıyan İlahi bir dindir. Hıristiyanların kutsal kitabı İncil'de en çok üzerinde durulan konulardan biri ise barışsever olmaktır. Buna rağmen Hıristiyanlık tarihi boyunca, zaman zaman din adına şiddete başvurulan dönemler yaşanmıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Kilise içinde kimi zaman çıkar kaygısının ağır basması ve Kilise'nin birtakım politik oyunların ve çıkar hesaplarının içine çekilmiş olmasıdır. Bu durumun neticesinde asıl varlık amacından zaman zaman uzaklaşan Kilise, bu dönemlerde nüfuzunu artırmaya ve kralların iktidar taleplerini karşılamaya öncelik tanımış, bu da Kilise'nin yapısında köklü bir değişime neden olmuştur.
Bu değişim, Kilise'yi korumak adına güç kullanılabileceğini söyleyen Papa VII. Gregory ile başladı. Kilise'nin en yüksek makam olduğunu savunan Gregory, Kilise içinde Gregoryen devrimi gerçekleştirerek dönemin güçlü hükümdarlarıyla iktidar mücadelesine girdi. Onun başlattığı politika, Kilise içinde birtakım çevreler tarafından çok benimsendi ve büyük bir istekle devam ettirildi. Bu süreç söz konusu çevrelerin hedefledikleri şekilde güçlenmelerini sağladıysa da, hükümdarların ve halkların Kilise'nin aleyhine dönmelerine yol açtı.
Papa II. Urban, Gregory'nin şiddet politikasını biraz daha ileriye götürüp, kısaca "din uğrunda savaşmak şiddet kullanmayı gerektirir" şeklinde özetlenebilecek, tamamen din ahlakına ters olan tezini öne sürdü. Böylece, I. Haçlı Seferi'nin sözde dinsel alt yapısı da hazırlanmış oldu. Aziz Bernard da, Hıristiyanlığın özüne aykırı bu politikayı yaşamı boyunca hararetle savundu. Hatta, "İsa'nın şövalyesi kötülük yapanı öldürdüğünde, bu bir adam öldürme değil, kötülüğü defetmedir" diyerek bu yanılgısını en uç noktaya taşıdı.
Söz konusu Kilise yöneticileri, I. Haçlı Seferi'nden sonra, ilk şövalye teşkilatı olan Hospitaller tarikatının kurulmasına da önayak oldular. Bu tarikat, başlangıçta, sadece hacılara Kutsal Topraklarda yardım etme ve hastaları tedavi etme görevini üstlenmişti. Ancak, Kilise içindeki çıkar grupları için bu yeterli değildi, daha fazlasını istiyorlardı: Avrupalı hükümdarların ordularıyla yarışacak, Kilise'ye (daha doğrusu kendilerine) bağlı bir ordu... Böylece Kilise'nin otoritesini kullanarak kendi imkanlarını artıracak, sahip oldukları malların korunmasını sağlayacak, bunu yaparken Hıristiyanlığı da silah zoruyla yayabileceklerdi. Ayrıca, Kutsal Topraklardaki hakimiyet kalıcı olacak ve sömürge faaliyetleri kendi kontrollerinde devam edecekti. Önde gelen ruhban sınıfı içinde bu yanlış düşüncelere sahip olan kesim, planlarını gerçekleştirebilecek bir orduyu oluşturmak üzere işe girişti. Tapınakçılar, tam bu aşamada ortaya çıkarak hedeflenen politikanın bir numaralı savunuculuğunu yapmaya başladılar. Tüm bunlar şövalyelerin Bernard'a gitmelerinin stratejilerinin önemli bir parçası olduğunu göstermekteydi. Şövalyeler, karşılıklı menfaatleri sebebiyle istedikleri imkanları kendilerine sağlayacak tek kişinin Bernard olduğunu gayet iyi biliyorlardı.
Aziz Bernard, pek çok hedefi ve planı olan bir Kilise mensubuydu. Asillerle akrabalık bağları ve siyaset stratejileri konusundaki uzmanlığının da yardımıyla, daha gençlik çağında çok önemli mevkilere gelmişti. En sadık adamının Papa seçilmesini sağlayacak kadar büyük bir güce sahipti.
Bernard, rahiplerin savaşçı hale gelmelerinin ne denli zor olduğunun farkındaydı. Aslında buna gerek de yoktu; ona göre, Haçlı Seferi'ne katılmış mevcut savaşçıları Kilise'nin öğretilerine bağlı hale getirip kontrol altına almak daha kolay ve parlak bir plandı. Ancak, Bernard'ın karşısında bir engel duruyordu: Bu vahşi, kaba, cahil ve şiddet tutkunu adamlar, nasıl birer sadık şövalye haline geleceklerdi? Bernard, büyük bir yanılgı eseri olarak, bu cahil insanlar topluluğunun birtakım yöntemlerle terbiye edilip kontrol altına alınabileceğine kendini inandırmıştı. İmtiyaz ve bağış adı altındaki rüşvetler bu yöntemlerin başında yer alıyordu.
Tapınakçılar, Bernard'ı ve fikirlerini, önceki dönemlerden beri yakından takip etmişler ve planlarını onun üstüne kurmuşlardı. Bernard, ilk sırada Tapınakçılar olmak üzere, şövalyeleri kullanarak Kilise ordusu kurma planları yaparken, başından beri din ahlakından uzak duran Tapınakçılar da Bernard sayesinde büyük ayrıcalıklar elde etmeyi planlıyorlardı. Bu karşılıklı ilişkide, tarikat mensupları sözde dindar gözükecek, Kilise de onları her koşulda temize çıkaracaktı. Hatta, ilerleyen sayfalarda da göreceğimiz gibi, 1307 yılında, tutuklanıp bütün sapkınlıkları açıkça ortaya çıkmasına rağmen, Kilise içinde yer alan bir kısım çevreler Tapınakçıları aklamaya ve kurtarmaya çalışacaktı.
SINIRSIZ İMTİYAZ
İlk başta dokuz şövalyeden oluşan küçük grup, şaşırtıcı bir süratle Tapınakçılar şirketine dönüştü. Kilise içindeki bir grubun desteği Tapınakçıları tanımakla sınırlı kalmadı. Truva Konsülü'nden itibaren Kilise'nin ve soyluların tarikata sağladıkları imtiyazlar, şövalyelere sınırsız imkanlar sunmuştu. Dokunulmazlık zırhı bunların başında geliyordu. Şövalyeler doğrudan Papa'ya bağlıydılar ve başka hiçbir otoriteye hesap vermek zorunda değillerdi. Kral da dahil hiçbir yönetici onları tutuklayamıyor, sorgulayamıyor veya kendi hizmetinde kullanamıyordu.
Tapınakçılar, kendi adlarına kilise kurmak, dini tören düzenlemek, rahip atamak gibi dinsel ayrıcalıkların yanı sıra, kendi mahkemelerini kurmak, vergi toplamak, bağış ve yardım almak hakkına da sahiplerdi. Tapınakçılara ait mülkler, Kilise'nin onda birlik vergisinden muaf tutulduğu gibi, tarikat üyeleri de her türlü ödenekten muaf tutulmuşlardı. Tarihçi-araştırmacı yazarlar Butler ve Dafoe bu konuda şu bilgileri vermektedirler:
"Bernard'ın belgesi, De Laude Novae Militae (Yeni Şövalyeliğe Övgü), Hıristiyanya'nın bir ucundan diğer ucuna kasırga gibi geçti; hemen ardından Tapınakçı askerlerin sayısı arttı. Aynı zamanda Avrupa'nın kralları ve baronlarından bağışlar, hediyeler Tapınakçıların kapısına düzenli olarak ulaşıyordu. Dokuz şövalyeden oluşan küçük grup, şaşırtıcı bir süratle Tapınakçılar şirketine dönüştü."4
İmtiyaz tanımada yerel yöneticilerin, kralların ve soyluların bonkörlükleri Kilise'ninkinden geride kalmamıştı: Tapınakçılara, bazen bir çiftlik, bazen bir saray, bazen de bütün bir kasabayı veya bölgeyi hibe etmiş, çeşitli gelir kalemleri ve hediyelerle ödüllendirip her türlü kolaylığı göstermişlerdi.
Çıkar ilişkileri sonucunda kazanılmış bu ayrıcalıklar, tarikatın kontrolsüz bir güç haline gelmesine yol açtı. Kurulduktan kısa bir süre sonra niteliği ve görünüşü tamamen değişen örgüt, Kutsal Toprakları koruma ve Hıristiyanlığı yayma görevini bir tarafa bırakarak, kendi sapkın inanışının doğrultusunda kuracağı dünya hakimiyetinin peşinde koşmaya başladı.